31 Aralık 2010 Cuma

Wroclaw güncesi 2

Wroclaw güncesi-2 (02.12.2010)


2 aydan fazla süredir Wroclaw’dayım. Lafı uzatmadan önce kendim sonra da çevrem hakkında bilgi vermeye başlayayım:

Derslerle pek aram yok. Dönemi geçip geçemeyeceğim bile hala muallak. Çoğu kişi genelde yabancıların bırakılmadığını, bir şekilde geçirildiğini söylüyor. Diğer yandan aldığım derslerden bazılarını “kıl” hocaların verdiğini ve derslerle yeterince ilgilenmezsem beni bırakabileceklerini söyleyenler de var.

Sporu da bıraktım gibi. Bir ara yanımızdaki yurdun bodrumundaki spor salonuna yazılmıştım ancak içerisi çok dolu oluyor, zaten mekan da sıkışık. İnsanın spor yapası gelmiyor. Üstelik içinde yalnızca vücut geliştirme aletleri var. En iyisi düzgün bir spor salonuna gitmek ama ona da üşeniyorum.

Yurt hayatına da alışmaya başladım. Tabi ki yalnız olamamak bazen sıkıntı yaratıyor ancak sonuçta bu yaşamam gereken bir süreçti. Kaldığım bölmede tek Leh olmayan olmam kaynaşma açısından bazen sıkıntı yaratıyor. Yine de moralimi bozmuyorum çünkü bunun için de bazı planlarım var. Ayrıca bölmem de olmasa bile katta başka arkadaşlarım var. Konaklama konusunda şunu anladım; Wroclaw’da “iş yapmak” isteniyorsa kesinlikle Rynek yakınlarında bir evde yaşamak gerekiyor.

Bunların dışında günlerim uçak bileti aramak ve arada da Java’ya bakmakla geçiyor.  Disko işlerini şimdilik azalttık (bkz. aşağılar)

Daha önce kuzenlerimden duyduklarım doğruymuş; burada kızlar genelde sakaldan hoşlanıyorlar ve ilk geceden “vermiyorlar”, ancak “öpüşmekle” yetiniyorlar, daha fazlası için önce sevgili olmak istiyorlar. Diğer bir sinir eden nokta da –insanların boş yere saplandıkları ve özentilikle de alakalı olan yeryüzündeki diğer herhangi bir takıntı gibi- Leh kızların saçma Latin takıntıları; İspanyol ve Portekizli erkeklerine bayılıyorlar, Shakira’nın her şarkısında çıkıp oynuyorlar vs. Bunun yanında zenci sempatisi de azımsanmayacak düzeyde… Türkiye’ye gelmiş ya da Türk erkekleriyle ilişkisi olmuş ve neticesinde Türklerden hoşlanan bir kız azınlığı da var ama dediğim gibi yalnızca azınlık.

Sürekli sağdan soldan gelen “skor kaç” sorularına kestirme cevabım: 3-0! Hatta ilk gol de penaltı. Diskoya hemen hemen her gidişimde bir öpüşme bir yakınlaşma vs. oluyor ancak yine hemen hemen hiçbir zaman yukarda saydığım nedenlerden ötürü daha öteye gidemiyor. Anca telefon alıp “bir umut”  mesajlaşıyoruz. Benim şansım bir tane kız arkadaşım olması, gerçi çok da şans mı bilemiyorum kızı haftada bir anca görüyorum. Neyse, kız arkadaşım olduğundan her zaman “yedekte” birisi var, bu yüzden arkam sağlamda diyebilirim. En baştan bir tane kız arkadaş bulmak önemli. Zaten şimdi havalar da iyice soğudu diskolara da eskisi gibi haftada 5 kez gidemiyoruz. 2 en fazla 3 kez, yani eldeki envanterin değeri daha da arttı…

Diskolardan bahsetmişken yalnızca kızlardan bahsetmek olmaz tabii. Mekanları değerlendirecek olursak; haftanın başlangıcında gidilen Grawitacija ile başlamak gerekir. Geldiğimden beri 3 kız birden  bulduğum gece dışında (ki şimdiki kız arkadaşım da o gece bulduğum 3. kız) bu mekanın bana hiçbir faydası dokunmadı. Hangi Türk’le konuştuysam da aynı şeyi söylüyor. Mekanın müziklerini ve ufak olsa da tasarımını seviyorum. Burada pazartesileri Erasmus partisi oluyor, Pazartesi canlı olan nadir mekanlardan…

Sonraki mekanımız da NoName. Burası da Çarşamba günleri Erasmus partilerine ev sahipliği yapılıyor. İki taraflı bir mekan, iki tarafında da farklı müzik çalıyor yalnız uzakta kalan tarafın havalandırması çok kötü. Tasarımıysa fena değil. “İş” konusundaysa Grawitacjia ile aynı kefede…
Haftasonu için tavsiye ettiğim mekanlarsa Eter,Senso ve Insomnia. İlk ikisi pahalı… Bunun dışında çevrede sürüsüne bereket mekân var, hepsini ben de bilmiyorum.

Wroclaw tasarım olarak düzgün bir şehir, Ankara’dan çok daha düzgün olduğu kesin. Sokaklar temiz, ulaşım araçları zamanında geliyor, ne zaman gelecekleri görebiliyorsunuz, meydanı var vs. Zaten şehir 2. Dünya Savaşı’na kadar uzun bir süre Alman şehri olarak kalmış. Gezilecek yerleri; Rynek (meydan), katedraller, National Museum ,Panorama ve Japanese Garden.  Bunun dışında bir de botanic garden var ancak ona kış gelmeden gitmeniz lazım, yoksa benim gibi kaçırırsınız. National Museum’u tavsiye ediyorum, Panorama da fena değil. Japanese Garden’e ben de hala gitmedim.

İnsanların yabancı dil bilgileri bazen sıkıntı yaratabiliyor. Gençlerde bile İngilizce çok yaygın değll. Hatta bazen İngilizce yerine Almanca bilenler de çıkıyor. Yaşlılarda durum daha da vahim. Yaşlılardan İngilizce bilen bulmak çok zor; Rusça ya da belki Almanca biliyorlar.

Lehçe dedikleri gibi zor bir dil, çünkü saçma kuralları var. Bana Türkçe çok daha gelişmiş bir dilmiş gibi geliyor.

Son olarak, yaşam burada Türkiye’ye göre çok ucuz. Gerçi duyduğuma göre maaşlar da çok yüksek değilmiş bu yüzden yerlileri için pek fark etmiyor ancak bizim gibi turistler için önemli tabi. İçki, içecek, yiyecek ve konaklama gerçekten çok ucuz. Örneğin, diskolarda 50’lik bira 3TL ile 4TL arasında değişiyor. Giyim ve Teknoloji ürünleriyse Türkiye’yle hemen hemen aynı. Ulaşım da gayet ucuz, hatta benim için bedava çünkü denetim olmadığında hiç bilet almaya tenezzül etmedim. 
Wroclaw Güncesi (25.09.2010 /14:20):
Annemlerin sınırda gelebilecekleri son yere kadar gelerek beni uğurlamasıyla beraber  uzun süreceğini düşündüğüm yurtdışı maratonu başladı. Önce Amca’mın tavsiyesi üzerine İşbankası kartı sahiplerini ücretsiz olan yere yemek yemeye yukarı çıktım, ancak yalnızca İşbankası kredi kartı sahiplerine ücretsiz, diğerlerine 50 TL olduğunu öğrenince geri aşağı indim ve daha az fiyatlara kazıklanarak bir şeyler yedim. Sonrasında güzel bir uçakta yolculukla Münih’e doğru yola çıktım. Uçak güzeldi ancak şansıma acil çıkış kapısının önündeki koltuğu seçmiş olduğumdan koltuğum geriye yaslanamıyordu, dolayısıyla istediğim gibi uyuyamadım, öbür uçakta daha fazla uyurum diyerek kendimi avuttum ve Münih’e vardım

Münih havaalanında biraz dolanmacanın ardından kimselerin uğramadığı ufak bir pasaport noktasından geçerek Wroclaw’a gidecek olan uçağımın kalkacağı noktayı buldum. Biraz beklemenin ardından bizi otobüsle alıp ufak uçağımıza götürdüler. Ancak bu şirin görüntülü LOT havayoluna ait uçak inanılmaz gürültülüydü, aklıma Ankara’daki eski kırmızı belediye otobüslerini getirdi (onlardan bile gürültülüydü). Gürültülü olmasının yanında çok da titriyordu. Tabi sonrasında uyku da yalan oldu. Diğer bir beklenmedik nokta da uçuş görevlilerimizden birinin erkek olmasıydı, yani “host”. Üstelik adam bana içecek ikram ederken “Tıy?” dedi, “lan bende ‘tıy’ı anlayacak tip mi var?” diye soracaktım da vazgeçtim.

Wroclaw havaalanından beni hoş bir kız aldı, azıcık çevreyi dolaştırdı, aylardır yazıştığım Bayan Ewa’yla tanıştırdı, McDonalds’a götürdü, yurda yerleştirdi ancak sonrasında arkadışının düğünü olduğunu bahane ederek gitti ve Pazartesi (3 gün sonra) döneceğini söyledi. Ben de şimdi bu 3 günün ilkindeyim.

Güne internet için gerekli kablonun yurt tarafından “ikram edilmeyeceği” öğretilerek başladım, böyle düşünmemin saçma olduğunu düşünen ve hissettiren bir Polonyalı öğrenci tarafından… Kendisi bana nerden kabloyu alabileceğimi açıkladı ancak benim için bu çok havada kaldı. Sonrasında bu kablo da dahil biraz alışveriş yapmak üzere otobüse binmek için durakların olduğu noktaya gittim ancak hala sudan çıkmış balık gibi olduğumdan hiçbir şey hakkında fikrim yoktu (hala da çok az var). Otobüs binmek için nakit mi bilet mi gerektiğini bile bilmiyordum. Orda bekleyen Hintli görüntülü birine danıştım, çocuk Sudi Arap çıktı, çok da yardımcı olmadı. Kara kara düşünmeye devam ederken Artur adında biriyle tanıştım. Kendisi hangi biletleri almam gerektiğini açıkladı ve beni alışverişi yapmam gereken yere kadar götürdü. Yalnız giderken hangi otobüse bindiğimize dikkat etmediğimden ve kendisine geri dönmek için hangi otobüse binmem gerektiğini sormayı unuttuğumdan bunu duraktakilere sordum ancak sorduklarımdan kimse yanıtlayamadı, en sonunda beni havaalanından alan kızı aradım ve doğru tramvaya binip yurda döndüm.  Alışverişte eksiklerimin çoğunu giderdim ve toplamda yaklaşık 93 PLN’lik alışveriş yaptım, meyve ve sebzeler de aldım, burada tropik meyveler çok ucuzmuş. Ancak hala zücaciye malzemelerim, askım, bulaşık/çamaşır deterjanlarım ve diş fırçam yok, en önemlisiyse hala internet bağlantım yok. Pazartesi geleceği söyleniyor.

Lehler hakkında konuşmak için erken olsa da 2 günlük gözlemlerime göre İngilizce bilme düzeyleri ortalarda (orta yaş üstündeyse çok aşağıda), dillerinin çok zor olduğunu iddia ediyorlar ve dillerini ve kültürlerini öğretmeye hevesliler.