Wroclaw güncesi-2 (02.12.2010)
2 aydan fazla süredir Wroclaw’dayım. Lafı uzatmadan önce kendim sonra da çevrem hakkında bilgi vermeye başlayayım:
Derslerle pek aram yok. Dönemi geçip geçemeyeceğim bile hala muallak. Çoğu kişi genelde yabancıların bırakılmadığını, bir şekilde geçirildiğini söylüyor. Diğer yandan aldığım derslerden bazılarını “kıl” hocaların verdiğini ve derslerle yeterince ilgilenmezsem beni bırakabileceklerini söyleyenler de var.
Sporu da bıraktım gibi. Bir ara yanımızdaki yurdun bodrumundaki spor salonuna yazılmıştım ancak içerisi çok dolu oluyor, zaten mekan da sıkışık. İnsanın spor yapası gelmiyor. Üstelik içinde yalnızca vücut geliştirme aletleri var. En iyisi düzgün bir spor salonuna gitmek ama ona da üşeniyorum.
Yurt hayatına da alışmaya başladım. Tabi ki yalnız olamamak bazen sıkıntı yaratıyor ancak sonuçta bu yaşamam gereken bir süreçti. Kaldığım bölmede tek Leh olmayan olmam kaynaşma açısından bazen sıkıntı yaratıyor. Yine de moralimi bozmuyorum çünkü bunun için de bazı planlarım var. Ayrıca bölmem de olmasa bile katta başka arkadaşlarım var. Konaklama konusunda şunu anladım; Wroclaw’da “iş yapmak” isteniyorsa kesinlikle Rynek yakınlarında bir evde yaşamak gerekiyor.
Bunların dışında günlerim uçak bileti aramak ve arada da Java’ya bakmakla geçiyor. Disko işlerini şimdilik azalttık (bkz. aşağılar)
Daha önce kuzenlerimden duyduklarım doğruymuş; burada kızlar genelde sakaldan hoşlanıyorlar ve ilk geceden “vermiyorlar”, ancak “öpüşmekle” yetiniyorlar, daha fazlası için önce sevgili olmak istiyorlar. Diğer bir sinir eden nokta da –insanların boş yere saplandıkları ve özentilikle de alakalı olan yeryüzündeki diğer herhangi bir takıntı gibi- Leh kızların saçma Latin takıntıları; İspanyol ve Portekizli erkeklerine bayılıyorlar, Shakira’nın her şarkısında çıkıp oynuyorlar vs. Bunun yanında zenci sempatisi de azımsanmayacak düzeyde… Türkiye’ye gelmiş ya da Türk erkekleriyle ilişkisi olmuş ve neticesinde Türklerden hoşlanan bir kız azınlığı da var ama dediğim gibi yalnızca azınlık.
Sürekli sağdan soldan gelen “skor kaç” sorularına kestirme cevabım: 3-0! Hatta ilk gol de penaltı. Diskoya hemen hemen her gidişimde bir öpüşme bir yakınlaşma vs. oluyor ancak yine hemen hemen hiçbir zaman yukarda saydığım nedenlerden ötürü daha öteye gidemiyor. Anca telefon alıp “bir umut” mesajlaşıyoruz. Benim şansım bir tane kız arkadaşım olması, gerçi çok da şans mı bilemiyorum kızı haftada bir anca görüyorum. Neyse, kız arkadaşım olduğundan her zaman “yedekte” birisi var, bu yüzden arkam sağlamda diyebilirim. En baştan bir tane kız arkadaş bulmak önemli. Zaten şimdi havalar da iyice soğudu diskolara da eskisi gibi haftada 5 kez gidemiyoruz. 2 en fazla 3 kez, yani eldeki envanterin değeri daha da arttı…
Diskolardan bahsetmişken yalnızca kızlardan bahsetmek olmaz tabii. Mekanları değerlendirecek olursak; haftanın başlangıcında gidilen Grawitacija ile başlamak gerekir. Geldiğimden beri 3 kız birden bulduğum gece dışında (ki şimdiki kız arkadaşım da o gece bulduğum 3. kız) bu mekanın bana hiçbir faydası dokunmadı. Hangi Türk’le konuştuysam da aynı şeyi söylüyor. Mekanın müziklerini ve ufak olsa da tasarımını seviyorum. Burada pazartesileri Erasmus partisi oluyor, Pazartesi canlı olan nadir mekanlardan…
Sonraki mekanımız da NoName. Burası da Çarşamba günleri Erasmus partilerine ev sahipliği yapılıyor. İki taraflı bir mekan, iki tarafında da farklı müzik çalıyor yalnız uzakta kalan tarafın havalandırması çok kötü. Tasarımıysa fena değil. “İş” konusundaysa Grawitacjia ile aynı kefede…
Haftasonu için tavsiye ettiğim mekanlarsa Eter,Senso ve Insomnia. İlk ikisi pahalı… Bunun dışında çevrede sürüsüne bereket mekân var, hepsini ben de bilmiyorum.
Wroclaw tasarım olarak düzgün bir şehir, Ankara’dan çok daha düzgün olduğu kesin. Sokaklar temiz, ulaşım araçları zamanında geliyor, ne zaman gelecekleri görebiliyorsunuz, meydanı var vs. Zaten şehir 2. Dünya Savaşı’na kadar uzun bir süre Alman şehri olarak kalmış. Gezilecek yerleri; Rynek (meydan), katedraller, National Museum ,Panorama ve Japanese Garden. Bunun dışında bir de botanic garden var ancak ona kış gelmeden gitmeniz lazım, yoksa benim gibi kaçırırsınız. National Museum’u tavsiye ediyorum, Panorama da fena değil. Japanese Garden’e ben de hala gitmedim.
İnsanların yabancı dil bilgileri bazen sıkıntı yaratabiliyor. Gençlerde bile İngilizce çok yaygın değll. Hatta bazen İngilizce yerine Almanca bilenler de çıkıyor. Yaşlılarda durum daha da vahim. Yaşlılardan İngilizce bilen bulmak çok zor; Rusça ya da belki Almanca biliyorlar.
Lehçe dedikleri gibi zor bir dil, çünkü saçma kuralları var. Bana Türkçe çok daha gelişmiş bir dilmiş gibi geliyor.
Son olarak, yaşam burada Türkiye’ye göre çok ucuz. Gerçi duyduğuma göre maaşlar da çok yüksek değilmiş bu yüzden yerlileri için pek fark etmiyor ancak bizim gibi turistler için önemli tabi. İçki, içecek, yiyecek ve konaklama gerçekten çok ucuz. Örneğin, diskolarda 50’lik bira 3TL ile 4TL arasında değişiyor. Giyim ve Teknoloji ürünleriyse Türkiye’yle hemen hemen aynı. Ulaşım da gayet ucuz, hatta benim için bedava çünkü denetim olmadığında hiç bilet almaya tenezzül etmedim.