25 Aralık 2012 Salı

Avrupa'yi gezdikten sonra aklinizda kalacaklar


Bu rehber size diğer sitelerin yaptığı gibi “kapsamlı bir tur rehberi” sunmak yerine bütün bu yerleri zamanında gezmiş ve hiç not almamış birinin aklında buraları gezdikten sonra neler kaldığı, yani aslında buralarda akılda kalıcı nelerin olduğunu okuyucuya gösterme amaçlı yazılmış bir rehberdir. Bu rehberi okuduktan sonra Avrupa’nın çoğunu gezmiş birinin aklında bu şehirlerden neler kaldığını görecek  ve hangi şehirlerin aslında ne kadar güzel ve görülmesi gereken bir yer olduğunu daha iyi anlayacaksınız. 

Polonya:

Wroclaw: Çok güzel bır Rynek’e (şehır meydanı) sahip bır klasık Polonya Şehrı. Tam 7 tane üniversitesi olduğu için aynı Amanda çok önemli bir öğrenci şehri:; zaten gece hayatının canliliğindan da bunu anlayabılıyorsunuz.  Gece hayatına meraklıysanız Mundo, Insomnıa, Manana ya da Domowka’ya uğramadan ayrılmayın.  Rynek (şehir meydanı),  Japanese Garden, Hala Targowa, Odra Nehri, St. John Katedralı görülmesi gereken yerler.

Krakov: Mutlaka görülmesi gereken bir şehir. Ara sokaklarında dolaşırken tarıhı dokusundan etkılenmemek mümkün değil. Örneğin hala Yahudılerın yaşadığı Yahudı Mahallelerı mevcut. Şehir meydanı ve bir önceki papaya da ev sahıpliği yapmış olan kiliseleriyle çok güzel bir şehir. Bunların dışında şehrin dışında olsalar da Austwitchz’e ve Tuz madenine gittiğinizden emin olun.

Varşova: Genel olarak iş dünyasının buluştuğu bir şehir. Turıstık açıdan pek fazla gezılecek bır yer yok çünkü büün şehir zamanında bombalanarak yok edilmiş. Ünlü kulesını ya da sarayını ziyaret edebilirsiniz.

Poznan: Şehir Meydanı  Wroclaw’la hemen hemen aynı. Güzel bir geniş parkı var. Bunun dışında ilgi çekici başka bir şey pek yok.
Rzeszow: Ilgi cekici bir seyi olmayan brir sehir. Cok sayida Ukrayna'li ogrenciye sahip.

Lıtvanya:

Vılnıus: Çok güzel bir tarıhı şehre (old town) sahip bir şehir. Gece hayatı da canlı. Kızları da güzel. Ayrıca Bakü Ceyhan adında bir Azeri tarafından işletilen kebabçısı da var.

Siulei: Yakınlarındakı Hills of Cross dışında ilgi çekici bir şey yok. Ancak bu tepe gerçekten çok güzel bir yer; binlerce hacın bir araya toplanarak oluşturulduğu bir tepe. İnsanı gerçekten etkiliyor.

Letonya:

Rıga: Çok güzel  bir tarıhı şehre sahip bir şehir. Kızları da aynı derece de güzel.

İtalya:

Napolı: Her tarafı pislik içinde bir şehir.  Tarihi yerleri çok ama pislikten buralara gitme isteğiniz olmuyor. Bir de aşırı sayıda göçmen var. Özellikle de zenciler. Yine de gidilip görümesi gereken bir yer. Özellikler yakınlarındaki Pompei çok tarihi ve güzel bir yer. Yalnız Pompei’ye giderken doğru trene bindiğinizden emin olun. Çünkü bu konuda düzgün bir açıklama yok. Bileti alırken hangi trene binceğinizi ve hangi durakta ineceğinizi özellikle sorun. Ayrıca Napoli’ye özgü Pizza’dan da yemeyi unutmayın.

Bari: Çok güzel bir liman kenti. Tarihi evlerin olduğu güzel bir mahallesi de var.

Lecce: yine çok güzel tarihi bir şehir. Kaleleri ve ara sokakları çok güzel.
Not: Italya'nin diger yerlerini zaten daha onceden bu sitede ayrintili bir sekilde yazdigim icin bu listeye almadim.

İngiltere-Galler:

Londra: Gerek  tarıhı meydanlarıyla olsun, gerek müzelerinin çeşitliliği ve içeriğiyle olsun gerekse gece hayatıyla olsun son derece zarif ve güzel bir şehir.  Metro ve otobüs ağıysa insanı hayrete düşürecek düzeyde güzel ve akıllı bir şekilde tasarlanmış. Mutlaka görmeniz gereken bir yer.

Oksford: Tarihi kolej bahçeleriyle çok güzel ve yemyeşil bir üniversite şehri. Harry Potter’ın çekildiği yer. Londra’dan günübirlik şekilde gidebilirsiniz. Eğer gitmeye karar verirseniz okulun açık olduğu bir zamanda gitmeye çalışın öbür türlü ölü bir şehir.

Stonehenge (Salisbourgh): Yakınlarında aynı zamanda güzel bir kilise barındıran ama bunun dışında pek bir şey olmayan bir yer.

Kardif (Cardiff): Galler’in başkenti. Güzel bir kalesi var bunun dışında özel pek bir şeyi yok. Düzenli bir şehir.

Hollanda:  

Amsterdam: Kanallarıyla. Red Lıght’ıyla, müzeleriyle dört dörtlük bir Avrupa şehri. Mutlaka görmeniz gereken bir yer.

Delft: Yine çok güzel tipik bir Hollanda şehri. Savaş müzesine gitmeyi unutmayın.

Eindhoven: Pek fazla bir özelliği olmayan bir şehir.

Den Haag: Çok göremesem de parlamenter binalarından dolayı ilginizi çekebilecek bir şehir.

İsveç:

Stockholm: Son derece organize bir İsveç şehri. Müzelerine ve tarihi kalesine mutlaka gidin.

Malmö: Çok fazla bir özelliği olmayan bir diğer organize İsveç şehri. Bir tek ünlü kıvrık kulesi var.

Göteborg: Yine çok fazla bir özelliği olmayan bir şehir.

Uppsala: Bazı kısımlarında kanallarıyla hollandavari havalar taşıyan güzel bir İsveç şehri. Ayrıca eski İsveç krallarının gömüldüğü tepeye de ev sahipliği yapıyor. Görülmesi gereken bir şehir.

Halmstad: Yazları yakınlarındaki Tylösand sahili yerli turistlerin uğrak noktalarından biri. Bunun dışında gitmenize gerek yok.

Lapland (Kiruna-Abisko-Narvik vs.): Hayatımda yaptığım en iyi gezi diyebilirim. Harika bir doğaya sahip bir bölge. Bunun dışında buzdağına tırmanabilir. Buz saunasına girebilir. Buzdan hoteli gezebilir, noel baba gibi kızak çekebilir (ama kurtarla) ve şanslıysanız ünlü “kuzey ışıklarını” görebilirsiniz.

Norveç:

Oslo:  harika bir kuzey başkenti ve insanları diğer kuzeylilerin aksine soğuk değiller.  Yine diğer kuzey başkentleri gibi güzel kaleleri, sokakları var. Bunların dışında “Ice Bar”a da mutlaka gidin.

Danimarka:

Kopenhag: Çok güzel bir dokuya sahip bir başka kuzey şehri.  Yine mutlaka görülmesi gerekenlerden. Müzeleri ve kalesi de yine çok güzel.

Almanya:

Berlin:  Avrupa’nın en tarihi şehirlerinden biri. Hala faşiszmden ve komunizmden esintiler bulmak mümkün.  Yakınlarındaki toplama kampı olan “sasenhausen”e de gitmeyi unutmayın

Stutgart: Pek fazla bir özelliği olmayan bir Alman şehri.

Köln/Aachen: Avrupa’nın en büyük katedraline ev sahipliği yapan bir şehir. Aynı zamanda çok güzel de bir çikolata müzesi var. Aachen ise aynı eskişehir gibi güzel bir öğrenci şehri.

Dresden:  Çok güzel Katedrallere sahip bir Alman şehri. Mutlaka gidin.

 

Fransa:

Paris: Çok güzel bir dokuya sahip tarihi bir başka şehir. Klasik malum yerleri dışında gittiğinizde Versay Şatosuna gittiğinizden ve güzel bir Fransız yemeği yediğinizden emin olun. Metro ağıysa aynı Londra’nınki gibi insanın ağzını açık bırakacak derecede güzel örülmüş.

Bordö (Bordeux): Şehirde çok özel bir şey yok ama zamanınız varsa çevresindeki Şarap Şatolarına mutlaka gidin.

Çek Cumhuriyeti:

Prag: Çok güzel bir orta Avrupa Şehri. Tarihi dokusu ve manzarası sizi zaten görür görmez etkileyecektir. Bunun dışında İşkence Müzesine gitmeyi unutmayın.

Avusturya:

Viyana: Mimarisinin güzelliği dışında özel bir şeyi bulunmayan bir şehir. Önemli müzisyen ve sanatçılara zamanında ev sahipliği yapmış bir şehir.

İspanya:

Barselona: Gördüğüm en iyi akdeniz şehri diyebilirim. Hem büyük şehir hem de akdeniz şehri havası hissediliyor. Kalelerini ve meşhur yerlerini gezin. Picasso müzesini de unutmayın.  Gece hayatının sabaha kadar sürmesi de ayrı bir güzel tarafı.

 Madrid: Barselona’nın yanında biraz sönük kalsa da başka bir güzel İspanyol şehri. Kalelerini mutlaka gezin, gördüğüm en iyi kalelere sahip diyebilirim.

Yunanistan:

Atina: Başta Akropolis olmak üzere bir çok antik Yunan yeri olan güzel bir Yunan şehri.

Selanik: İzmir’e aşırı derecede benzeyen güzel bir Akdeniz Şehri. Atatürk’ün doğduğü eve (aynı zamanda Türk Büyükelçiliği) gitmeyi unutmayın.

Bonus: Türkiye:

Diyarbakır: Sokakları pislik için de olsa da tarihi dokusunu gösterebilen bir şehir. Keldani kilisesi olsun, Ulu Cami’si olsun güzel bir şehir.

Mardin/Midyat: Çok güzel tarihi dokuya sahip etkileyici bir şehir. Manastırlarını ve Külliye’lerini mutlaka gezin.

Urfa: Balıklı göl havzası gibi güzel bir bölgeye ev sahipliği yapan bir şehir.

Batman: Pek fazla bir özelliği olmayan petrol şehri. Yakınlarındaki Hasankeyf dışında bir şey yok ki o da sular altında kaldı kalacak.

Siirt: Güzel türbelere ve Botan Vadisi gibi çok güzel bir bölgeye ev sahipliği yapan bir şehir. Bunların dışında pek bir şey yok.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

5 Ocak 2011 Çarşamba

İtalya

Yakın geçmişte bir İtalya turu gerçekleştirdik. Gidişimizi wizzair'la Katowice'den Roma'ya, dönüşümüzü de Ryanair'la Milan'dan Wroclaw'a yaptık. Avrupa'da gezmeyi kafaya koymuşsanız bu ucuz hava yolları sizin vazgeçilmez dostlarınız olacak.

Kalacak yer olarak da en başta hostel yerine CouchSurfing düşündük. Ancak 2 tane kız değil de 2 tane kazık gibi erkek olduğumuzdan *mına soktuğumun orospuçocuğu azgın erkeklerin hiçbiri isteklerimizi kabul etmedi, biz de hostel ayarlamak zorunda kaldık. Bu vesileyle de CouchSurfing'in gerçek yüzünü görmüş oldum. *mına koduğumun seks manyağı dombilileri. Neyse, herkes ikinci şansı hak eder. CS'ye bir şans daha vereceğim.

Katowice'de tren istasyonuyla havaalanı arasında otobüsler var. Ancak gece vakti saatleri düzenli değil, yani her saat var diye düşünmeyin. Ücret de sanırım 20 PLN idi (10 TL). Bir de istasyonun doğru kapısında çıkmanız lazım çünkü 2 kapısı var. Böyle çıktığınızda önünüzde meydan gibi geniş bir alan varsa doğru yerdesiniz demektir.
Şehir arasında trenle dolaştık. İtalya'da ucuza trenle seyahat etmek istiyorsanız Regional trenlerinden şaşmayacaksınız. Bilet almak büyük ya da popüler şehirlerde sorun olmuyor, dokunmatik makinelerden rahat rahat alabiliyorsunuz. Yalnız (benim örneğimde Siena'da olduğu gibi) bazı yerlerde bu dokunmatik makineler yok bu yüzden biletinizi paşa paşa gişelerdeki yarı İngilizce yarı İtaylanca konuşan İtalyanlardan almanız gerekebilir. Eğer gezinizin toplamında 4'ten fazla tren yolculuğu yapmanız gerekmiyorsa İnterrail tarzı şeylere para ödemenizin bir anlamı yok.

Lafı daha da uzatmadan asıl konumuz olan İtalya'nın şehirlerine geçelim:

Roma: Çok güzel açık hava müzesi gibi bir şehir. Müzeleri çok pahalı ve genelde öğrenci indirimi yok. Yalnızca Avrupa Birliği vatandaşı olanlar ve 25 yaşın altında olanlar için indirim var ki bunu da hala aklım almıyor.

İçine parayla girilen antik kalıntı alanlarının çok da görülmeye değer olduğunu sanmıyorum. Sırf şehirde dolaşmak bile zaten insanda oralardan içeri girdiğinizde yaşayacağınız hissin aynısını hissettiriyor. Bence giriş parası yalnızca Collesium’a verilmeli. Vatikan Müzesi’ni de gidenler çok övüyor ancak giriş 15 Avro, değer mi bilmiyorum. Bir de belki Ulusal Müze’si için giriş parası verilebilir, orası daha ucuzdu. İçine tatil arkadaşım yüzünden giremediğim için kesin bir şey diyemiyorum. Yalnızca Ulusal Müze’lerin genel olarak görülmeye değer yerler olduğu düşündüğüm için böyle söylüyorum.

Kaldığımız hostel  (Dreamin Rome Hostel) gayet iyiydi. Çalışanlar çok yardımseverdi ve şansımıza bizimle kalanların çoğunun anadili İngilizceydi. Tek sıkıntısı bazen bilgisayar bulmanın zor olmasıydı. Hostelin konumu da çok güzeldi, Collesium’a yürüyerek 20 dakika uzaklıktaydı.

Tüm bunların yanında, Roma’dan öğrendiğim en büyük şey cüzdanın daha önceden düşündüğüm gibi “kendi kendini korumadığı”. Yani “nasıl olsa bir şey olmaz” mantığının bir yere kadar geçerli olduğu…

Floransa: Roma’ya göre oldukça ufak ancak yine Roma gibi çok güzel bir şehir. Sadece “görme” için gidilirse bir günden az zamanda bütün önemli yerleri gezilebilir. Ancak buraya kadar gelip de Uffizi Müzesi’ne ve Galleria Academi’ye girmemek de eşeklik olur, sanatla ne kadar az ilgileniyorsanız ilgilenin. Zira buralar yalnızca İtalya’nın değil dünyanın sayılı müzelerinden, Rönesans’ın başladığı şehrin müzeleri sonuçta. “Cidden ben hiç anlamam sanattan” diyorsanız siz de benim gibi gitmeden konuyla ilgili bir kitap alın, okuyun ve müzelere öyle gidin, ama mutlaka gidin.

Floransa’da bir gece gece kulübüne de gittik ancak adını hatırlamıyorum maalesef (House olma olasılığı var). Aklımda kalanlar girişinin kızlar için 10, erkekler için 15 avro olması, bizim bunu 10 avro’ya düşürmemiz, pazartesi gecesi olmasına rağmen tıklım tıklım olması ve içerisinin Afrika zencisi kaynamasıydı.
Hostelimiz de (B&B Mansion) gayet sosyal, şehir merkezinde hoş bir yerdi. Ancak yatakları çok rahatsızdı.

Pisa: Çok araştırma fırsatım olmadı ancak (kısa süreliğine de olsa) gidip gördüğüm ve daha öncesinden duyduğum kadarıyla ünlü kulesi dışında çok bir şeyi yok. Anatolian Kebab adında, fiyatları Türkler için bile yukarı yuvarlayan bir Türk kebapçısı var o kadar...

Siena: Pisa kadar ünlü olmasa da bence Pisa’dan daha görülesi bir şehir. Çok güzel dar sokakları ve turuncumsu bir genel rengi var. Sokaklarında dolaşmak gerçekten çok keyifli.  Sanki Venedik’in karaya kurulmuş hali gibi… Yalnız Venedik’in aksine dolaşması yorucu çünkü şehir genelde yokuş. Fazla zamanınız yoksa Pisa’yla Siena’ya aynı gün içinde gidilebilir. Üstelik ikisi de Floransa’ya çok yakın.

Venedik: Ününü hak eden bir şehir. Çok güzel kanallarla çevrili, bir o kadar güzel binaları ve köprüleri olan bir şehir. Yine yalnızca “görme” için gidilirse bir günden az bir sürede bitirilebilir çünkü şehirde görülecek özel bir yer yok, şehrin kendisi özel. Ancak tadını çıkarayım derseniz tabi ki bir gün yetmez, kaç günün yetebileceği de size kalmış, tabi bir de bütçenize…

Kaldığımız hostelimizin (ca contarini) konumu gayet güzel tam merkezdeydi. Ancak hostelin idarecileri çok hoş insanlar değildi. Saat akşam 10’dan sonra hostel huzurevine dönüyordu; 10’dan hostelin ortasındaki sosyal odada oturmak yasaktı. Kahvaltı vermede de zorluk çıkardılar. Anca “ufak” bir tartışmadan sonra kahvaltımızı alabildik. Rezervasyon yaptırırken kahvaltı var gözüküyordu fakat sabah bize kahvaltının yalnızca “özel” odalar için olduğunu söylendi, tartışma da buradan çıktı. Gerçi daha sonrasında bilgisayarlarını kullanmamıza izin verdiler ancak bu, onları gözümde kurtarmaya yetmedi.

Bir diğer ilginç anekdot da tren istasyonunun turist bilgilendirmesindeki (info) kadının Türkçe bilmesiydi. Meğer İzmir Karşıyaka’da büyümüş bir İtalyan’mış...

Milano: Yalnızca birkaç saat görebildik. Pisa’da olduğu gibi gitmeden duyduğum ve kısa süreliğine gördüğüm kadarıyla moda veya alışverişle ilgilenmiyorsanız şehir merkezi (Duomo) dışında ilginizi çekecek çok bir şey yok. İlgileniyorsanız çok şey var. Bir de tabi bolca tiyatro ve konser salonu var.

31 Aralık 2010 Cuma

Wroclaw güncesi 2

Wroclaw güncesi-2 (02.12.2010)


2 aydan fazla süredir Wroclaw’dayım. Lafı uzatmadan önce kendim sonra da çevrem hakkında bilgi vermeye başlayayım:

Derslerle pek aram yok. Dönemi geçip geçemeyeceğim bile hala muallak. Çoğu kişi genelde yabancıların bırakılmadığını, bir şekilde geçirildiğini söylüyor. Diğer yandan aldığım derslerden bazılarını “kıl” hocaların verdiğini ve derslerle yeterince ilgilenmezsem beni bırakabileceklerini söyleyenler de var.

Sporu da bıraktım gibi. Bir ara yanımızdaki yurdun bodrumundaki spor salonuna yazılmıştım ancak içerisi çok dolu oluyor, zaten mekan da sıkışık. İnsanın spor yapası gelmiyor. Üstelik içinde yalnızca vücut geliştirme aletleri var. En iyisi düzgün bir spor salonuna gitmek ama ona da üşeniyorum.

Yurt hayatına da alışmaya başladım. Tabi ki yalnız olamamak bazen sıkıntı yaratıyor ancak sonuçta bu yaşamam gereken bir süreçti. Kaldığım bölmede tek Leh olmayan olmam kaynaşma açısından bazen sıkıntı yaratıyor. Yine de moralimi bozmuyorum çünkü bunun için de bazı planlarım var. Ayrıca bölmem de olmasa bile katta başka arkadaşlarım var. Konaklama konusunda şunu anladım; Wroclaw’da “iş yapmak” isteniyorsa kesinlikle Rynek yakınlarında bir evde yaşamak gerekiyor.

Bunların dışında günlerim uçak bileti aramak ve arada da Java’ya bakmakla geçiyor.  Disko işlerini şimdilik azalttık (bkz. aşağılar)

Daha önce kuzenlerimden duyduklarım doğruymuş; burada kızlar genelde sakaldan hoşlanıyorlar ve ilk geceden “vermiyorlar”, ancak “öpüşmekle” yetiniyorlar, daha fazlası için önce sevgili olmak istiyorlar. Diğer bir sinir eden nokta da –insanların boş yere saplandıkları ve özentilikle de alakalı olan yeryüzündeki diğer herhangi bir takıntı gibi- Leh kızların saçma Latin takıntıları; İspanyol ve Portekizli erkeklerine bayılıyorlar, Shakira’nın her şarkısında çıkıp oynuyorlar vs. Bunun yanında zenci sempatisi de azımsanmayacak düzeyde… Türkiye’ye gelmiş ya da Türk erkekleriyle ilişkisi olmuş ve neticesinde Türklerden hoşlanan bir kız azınlığı da var ama dediğim gibi yalnızca azınlık.

Sürekli sağdan soldan gelen “skor kaç” sorularına kestirme cevabım: 3-0! Hatta ilk gol de penaltı. Diskoya hemen hemen her gidişimde bir öpüşme bir yakınlaşma vs. oluyor ancak yine hemen hemen hiçbir zaman yukarda saydığım nedenlerden ötürü daha öteye gidemiyor. Anca telefon alıp “bir umut”  mesajlaşıyoruz. Benim şansım bir tane kız arkadaşım olması, gerçi çok da şans mı bilemiyorum kızı haftada bir anca görüyorum. Neyse, kız arkadaşım olduğundan her zaman “yedekte” birisi var, bu yüzden arkam sağlamda diyebilirim. En baştan bir tane kız arkadaş bulmak önemli. Zaten şimdi havalar da iyice soğudu diskolara da eskisi gibi haftada 5 kez gidemiyoruz. 2 en fazla 3 kez, yani eldeki envanterin değeri daha da arttı…

Diskolardan bahsetmişken yalnızca kızlardan bahsetmek olmaz tabii. Mekanları değerlendirecek olursak; haftanın başlangıcında gidilen Grawitacija ile başlamak gerekir. Geldiğimden beri 3 kız birden  bulduğum gece dışında (ki şimdiki kız arkadaşım da o gece bulduğum 3. kız) bu mekanın bana hiçbir faydası dokunmadı. Hangi Türk’le konuştuysam da aynı şeyi söylüyor. Mekanın müziklerini ve ufak olsa da tasarımını seviyorum. Burada pazartesileri Erasmus partisi oluyor, Pazartesi canlı olan nadir mekanlardan…

Sonraki mekanımız da NoName. Burası da Çarşamba günleri Erasmus partilerine ev sahipliği yapılıyor. İki taraflı bir mekan, iki tarafında da farklı müzik çalıyor yalnız uzakta kalan tarafın havalandırması çok kötü. Tasarımıysa fena değil. “İş” konusundaysa Grawitacjia ile aynı kefede…
Haftasonu için tavsiye ettiğim mekanlarsa Eter,Senso ve Insomnia. İlk ikisi pahalı… Bunun dışında çevrede sürüsüne bereket mekân var, hepsini ben de bilmiyorum.

Wroclaw tasarım olarak düzgün bir şehir, Ankara’dan çok daha düzgün olduğu kesin. Sokaklar temiz, ulaşım araçları zamanında geliyor, ne zaman gelecekleri görebiliyorsunuz, meydanı var vs. Zaten şehir 2. Dünya Savaşı’na kadar uzun bir süre Alman şehri olarak kalmış. Gezilecek yerleri; Rynek (meydan), katedraller, National Museum ,Panorama ve Japanese Garden.  Bunun dışında bir de botanic garden var ancak ona kış gelmeden gitmeniz lazım, yoksa benim gibi kaçırırsınız. National Museum’u tavsiye ediyorum, Panorama da fena değil. Japanese Garden’e ben de hala gitmedim.

İnsanların yabancı dil bilgileri bazen sıkıntı yaratabiliyor. Gençlerde bile İngilizce çok yaygın değll. Hatta bazen İngilizce yerine Almanca bilenler de çıkıyor. Yaşlılarda durum daha da vahim. Yaşlılardan İngilizce bilen bulmak çok zor; Rusça ya da belki Almanca biliyorlar.

Lehçe dedikleri gibi zor bir dil, çünkü saçma kuralları var. Bana Türkçe çok daha gelişmiş bir dilmiş gibi geliyor.

Son olarak, yaşam burada Türkiye’ye göre çok ucuz. Gerçi duyduğuma göre maaşlar da çok yüksek değilmiş bu yüzden yerlileri için pek fark etmiyor ancak bizim gibi turistler için önemli tabi. İçki, içecek, yiyecek ve konaklama gerçekten çok ucuz. Örneğin, diskolarda 50’lik bira 3TL ile 4TL arasında değişiyor. Giyim ve Teknoloji ürünleriyse Türkiye’yle hemen hemen aynı. Ulaşım da gayet ucuz, hatta benim için bedava çünkü denetim olmadığında hiç bilet almaya tenezzül etmedim. 
Wroclaw Güncesi (25.09.2010 /14:20):
Annemlerin sınırda gelebilecekleri son yere kadar gelerek beni uğurlamasıyla beraber  uzun süreceğini düşündüğüm yurtdışı maratonu başladı. Önce Amca’mın tavsiyesi üzerine İşbankası kartı sahiplerini ücretsiz olan yere yemek yemeye yukarı çıktım, ancak yalnızca İşbankası kredi kartı sahiplerine ücretsiz, diğerlerine 50 TL olduğunu öğrenince geri aşağı indim ve daha az fiyatlara kazıklanarak bir şeyler yedim. Sonrasında güzel bir uçakta yolculukla Münih’e doğru yola çıktım. Uçak güzeldi ancak şansıma acil çıkış kapısının önündeki koltuğu seçmiş olduğumdan koltuğum geriye yaslanamıyordu, dolayısıyla istediğim gibi uyuyamadım, öbür uçakta daha fazla uyurum diyerek kendimi avuttum ve Münih’e vardım

Münih havaalanında biraz dolanmacanın ardından kimselerin uğramadığı ufak bir pasaport noktasından geçerek Wroclaw’a gidecek olan uçağımın kalkacağı noktayı buldum. Biraz beklemenin ardından bizi otobüsle alıp ufak uçağımıza götürdüler. Ancak bu şirin görüntülü LOT havayoluna ait uçak inanılmaz gürültülüydü, aklıma Ankara’daki eski kırmızı belediye otobüslerini getirdi (onlardan bile gürültülüydü). Gürültülü olmasının yanında çok da titriyordu. Tabi sonrasında uyku da yalan oldu. Diğer bir beklenmedik nokta da uçuş görevlilerimizden birinin erkek olmasıydı, yani “host”. Üstelik adam bana içecek ikram ederken “Tıy?” dedi, “lan bende ‘tıy’ı anlayacak tip mi var?” diye soracaktım da vazgeçtim.

Wroclaw havaalanından beni hoş bir kız aldı, azıcık çevreyi dolaştırdı, aylardır yazıştığım Bayan Ewa’yla tanıştırdı, McDonalds’a götürdü, yurda yerleştirdi ancak sonrasında arkadışının düğünü olduğunu bahane ederek gitti ve Pazartesi (3 gün sonra) döneceğini söyledi. Ben de şimdi bu 3 günün ilkindeyim.

Güne internet için gerekli kablonun yurt tarafından “ikram edilmeyeceği” öğretilerek başladım, böyle düşünmemin saçma olduğunu düşünen ve hissettiren bir Polonyalı öğrenci tarafından… Kendisi bana nerden kabloyu alabileceğimi açıkladı ancak benim için bu çok havada kaldı. Sonrasında bu kablo da dahil biraz alışveriş yapmak üzere otobüse binmek için durakların olduğu noktaya gittim ancak hala sudan çıkmış balık gibi olduğumdan hiçbir şey hakkında fikrim yoktu (hala da çok az var). Otobüs binmek için nakit mi bilet mi gerektiğini bile bilmiyordum. Orda bekleyen Hintli görüntülü birine danıştım, çocuk Sudi Arap çıktı, çok da yardımcı olmadı. Kara kara düşünmeye devam ederken Artur adında biriyle tanıştım. Kendisi hangi biletleri almam gerektiğini açıkladı ve beni alışverişi yapmam gereken yere kadar götürdü. Yalnız giderken hangi otobüse bindiğimize dikkat etmediğimden ve kendisine geri dönmek için hangi otobüse binmem gerektiğini sormayı unuttuğumdan bunu duraktakilere sordum ancak sorduklarımdan kimse yanıtlayamadı, en sonunda beni havaalanından alan kızı aradım ve doğru tramvaya binip yurda döndüm.  Alışverişte eksiklerimin çoğunu giderdim ve toplamda yaklaşık 93 PLN’lik alışveriş yaptım, meyve ve sebzeler de aldım, burada tropik meyveler çok ucuzmuş. Ancak hala zücaciye malzemelerim, askım, bulaşık/çamaşır deterjanlarım ve diş fırçam yok, en önemlisiyse hala internet bağlantım yok. Pazartesi geleceği söyleniyor.

Lehler hakkında konuşmak için erken olsa da 2 günlük gözlemlerime göre İngilizce bilme düzeyleri ortalarda (orta yaş üstündeyse çok aşağıda), dillerinin çok zor olduğunu iddia ediyorlar ve dillerini ve kültürlerini öğretmeye hevesliler.